“38.5 Derece ateşli çocuğunu bırakıp uçuşa gittin, değdi mi?” Dedi annem… Onca zaman bana söyleyemediği her ne vardıysa içinde biriktirip, öfkesini bir kin’e dönüştürüp itinayla iman tahtama iliştirmişti üstelik en savunmasız olduğum anda.
Oysaki 38,5 Derece ateş oğlumdan öte beni nasıl yakıp geçmişti hiç kimse bilmemişti. Okyanusu yürüyerek geçen ayaklarım, yorgunluktan uykuya dalmama engel olurken başucumda oğlumun resmi, elimde onun bir oyuncağı akreple yelkovan arasında sıkışmış kalbim nasıl pır pır atardı onu da kimse bilemedi onca yıl…
Gitmek mi zordu, kalmak mı? Hep kalmak zor zannederlerdi. Oysa ardımızda kalanlar kendi doğal ortamlarında olmanın öneminin farkında bile olmuyorlardı. Gittiğin için taşıdığın vicdani yükün ağırlığını, kapıdan çıktıktan sonra yanağını ısıtan gözyaşlarını, fotoğraflarla yaşamanın zorluğunu ve üniformanın çelik örme duvar gibi kalbinle aranı soğutan yanını…
Gitmek terk etmek değildir! Yüreğini söküp atmadıkça gittiğin her yere yaşadığın evreni üzerindekilerle beraber götürürsün. Hani kaçıp gittiğini sanırsan da o zaman kendinle başlar en büyük savaşın. İşte odur ki, hiç çekilmeyen, insanın en acı intikamıdır kendinden bile gizlenen!
Bir anne çocuğunu bakıcıya bırakıp, hele hasta halde, annesine en çok ihtiyacı olduğu zaman nasıl giderdi işe? Cevaplanamayacak ancak yaşanıldığında anlaşılacak bir durumdu bu. Basit bir cevabın ardına sığınamayacak kadar derin ve ağırdı yaşanan gerçek.
Telaşla göreve hazırlandığın anlarda ayaklarına dolanan küçük adımlar, ağızdan yarım yamalak çıkan “Anne, gitme!” sözcükleri,
kalbinin tam ortasına nişan alan sulu gözler ve karşısında ezilen, eğilip bükülen görev bilinci… Dim dik dursan duygusuz olma hissiyatı, gözyaşı döksen ayrılığın daha zorlaşacağı vedası, arada kalmanın dayanılmaz vicdani yükü…
Seneler, seneler evveldi bir kabin memurunun evlenmeme, çocuk doğurmama şartlarına teslim olması… Elde edilen insani haklar zaman zaman işvereni ve işçiyi zor durumda bıraktı. Kabin Memurları hem anne hem hostes olunabilineceğini kendilerine, ailelerine ve kamuoyuna ispatladılar. Bunun karşılığında da sosyal statülerini korudular, maddi güçlerine sahip oldular ve çocuklarına sahip oldukları işin imkânlarını sundular. Ya bir gün işler tersine dönerse nelerle karşılaşırlardı kim bilebilirdi… En can alıcı şekilde, bana göre haksızca, beklenmedik bir anda ben öğrendim…
Masalsı bir başlangıçla adım atmıştım mavi-beyaz bulutların arasına. Günün birinde üniforma beni bıraksa da ben onu bırakamadım… Hala her gece üzerimde geziniyor, düşler âleminde! 15 Sene sürdü babamdan geçen tayyarecilik ruhunu taşıyışım. Gururla, sevgiyle, özveriyle… Biliyordum ki, işini severek, layığıyla yapmak önemli bir şeydi… Bir gün masal benim için sona erdi… İş akdim fesih edilmişti. Sonrasında öğrendim ki, sevilmek bazen işinin olmasından daha önemli bir şeymiş! Günlerce, haftalarca hiç durmayan telefonlarımdan, duyan herkesin bir şeyler yapma çabasından… Yapacak bir şeyi olmayanların samimi gözyaşlarından, gerçeği kabullenmeyen sitemkâr yakarışlardan… Artık biliyordum.
“38,5 Derece ateşli çocuğunu bırakıp uçuşa gittin, değdi mi?” Annem hep böyle yapardı… Yıllarca gönül gergefine işlediği ne varsa O’na göre -tam zamanında- çıkarır bohçasından ortaya saçardı… O an’a kadar hiçbir şey bu denli acıtmamıştı canımı. Zorlukla yutkunduğum dakikalarda gözlerimin önünden geçti bazı özel kareler: oğlum ilk dişini çıkardığında dünyanın bir ucundaydım, ilk adımını attığında ise başka ucunda… Daha birkaç ay önceydi anneler gününde okyanusun öbür ucunda, internet vasıtasıyla, hıçkıra hıçkıra ağlayarak izlemiştim oğlumun okulda benim için okuduğu ilk şiirini… Doğru neydi, yanlış neydi? Gerçekte en ağır olan hangisiydi? Gitmek mi, kalmak mı? Anne olmak mı, hostes olmak mı? Yüreğini yerinden söküp, evde bırakarak göreve gitmek mi? Tüm özverine, sevgine, sadakatine ve kusursuzca işini yapma felsefene karşılık işten çıkarılmak mı?
Boyu oğlumun boyundan büyük, yatı valizimi beraber hazırlardık. Bazen bütün valizi oyuncak doldururdu bazense içine sadece kendini koyar, kapağı içerden kapatmaya çalışırdı… Uzun yatılara giderken resimler çizerdim renkli kalemlerle. Kaç gece evde olmayacaksam o kadar obje çizerdim. Bazen bir trenin vagonları kadar olurdu evden uzakta geçecek geceler, bazen yağmur bulutları kadar bazense sıra sıra kardan adamlar… Oğlum her gece birini boyardı. Bilirdi ki, trenin vagonları tamamlandığında ya da her bir kardan adam boyandığında annesi eve dönecek! Uzaklarda resimleri, videoları bana yarenlik eder, uçuş çantamdan ayırmadığım bir tutam saçını okşardım. Oyuncaklarıyla birlikte uyur, mektuplar yazardım. Saatlerce onun için alışveriş eder otele dönünce yatağımın üzerine hepsini dizer, seyreder, daha giymediği kıyafetlerini severdim. Hostesten anne olmuştum… Oğluma ve kendime sunduğum bu zor hayattan, kıtalararası kurduğum gönül bağından sonra işten atılmıştım…
Önceleri sürekli evde olmamdan mutluluk duyan oğlum: “Uçuşa git anne!” der olmuştu. “Uçağa git, hostes ablalara de ki: Efem benden hep bir şeyler istiyor. Lüften de onlara lüüften… Onlar da seni uçuşa yollarlar…”
“Annecim, sen uçağa beni de götür, ben ağlarım… Hostes ablalara: Annem uçuşa gitsin, bana çikolata, oyuncak getirsin… Derim. Seni uçağa alırlar!”
Süpermarkette, veda ettiğim üniforma içerisinde ki bir kabin memurunu gördüğümde yeniden akacaktı gözyaşlarım. Bir daha uçak görmek dahi istemeyecek kadar kırılmış olan ben, her gece rüyalarımda uçuşlara gider olmuştum. İşini benim kadar ciddiye alan, aidiyet duygusu gelişmiş ve şirket menfaatlerine her alanda katkıda bulunan kişiyken inandığım tüm değerler zedelenmişti. Doğruluğa, adalete, işini iyi yapmaya olan inancım sarsılmışken, ev’imin çatısı başıma yıkılmışken, neredeyse en zor, en savunmasız anımda kendi annem tek soruyla dim dik duran bedenimi yerle bir etmişken, bir daha anneden hostes nasıl olacaktım?
