BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ
Güzelim ülkemin canım yemekleri… Dünyanın bir ucunda üstelik elektronik satıcılarının bir ay önce çıkan ürünlere bile “Eski model” dedikleri bir ülkede nasılda burnumda tütüyordu annemin yemekleri… İçimdeki alışveriş ve gezme canavarı aklımı başımdan almış tüm çılgınlığım açlığımı bastırmaya çalışsa da zorlukla ve yüzümü ekşiterek yediğim Mc burger’den bıkmış benliğim neden bu denli hassas hatta problemli bir midem olduğunu sorguluyordu. Kendimi evimde gibi hissederek gönül rahatlığıyla yemek yiyebileceğim bir restoran için gece pazarında satın aldığım tüm o güzel şeylerden vazgeçebilirdim…
Central’dan Star Ferry dedikleri vapura binip mimari harikası binaları izleyerek, Büyük Buda’yı görmek üzere çıktığım yolda, etrafıma bakınırken çantamın dibinde saklı kalmış tuzlu bisküvileri keşfetmek muhteşem olmuştu. 30 Dakika sonra Lantau Adası’na ayak bastığımda ilk karşıma çıkan görüntü yüzlerce bisikletin bir arada olduğu park yeriydi. Büyük Buda’ya gidecek otobüslerin durağı ise tam karşımdaydı. Birkaç metre yürüyerek otobüs sırasına gidecektim ki, hemen sağ tarafımda önceleri halisünasyon gördüğümü zannettiğim Türkçe kelimeyle göz göze geldim: “Bahçe”.
Açlık insanın zihninde hayallere mi sebebiyet veriyordu? “Turkish Restaurant” Devamını okuyan gözlerim kiremit rengi brandanın altında karşılaşabileceklerimi hayal etmeme fırsat vermeden parıldamaya başlamıştı. Girişteki tahta menüye yazılmış Turkish Kebap yazısının büyüsüne kapılan adımlarım hızlanmış, küçük ama son derece şirin restorandan içeri adım atmıştı. Restoranın içini çevreleyen otantik motifli sedir, duvarı kaplayan Anadolu kokulu kilim, barın üzerinde Türkiye’yi tanıtan kitaplar, duvarda asılı folklorik kıyafet hayal dünyamın derinliklerini yansıtıyordu diye düşünürken barın hemen üzerinde yer alan siyah-beyaz Atatürk fotoğrafıyla göz göze geldiğimde gözlerim dolmuştu. O anda karar verdim: Sizlere, iki ayda bir, gezdiğim yerlerdeki Türk Restoranları’nı tanıtacaktım. Sizler de belki benim gibi hassas bir mideye sahiptiniz, her ülkede yemek yiyemiyordunuz yahut içinizdeki çocuk benim gibi yurt dışı gezilerine çıktığında daha duygusallaşıyor içinizde gizli kalmış tüm milliyetçi duygularınız ortaya çıkıyordu. İşte “Mavi Seyyah” size öyle zamanlarda kılavuzluk edecekti. Bütün bu düşünceler ışık hızıyla zihnimde dolanırken Bahçe’nin 39 Yaşında ki Hong Konglu servis elemanı Ester gülen yüzüyle bana oturabileceğim ahşap masayı gösterdi. Barın yanında oturan ve Efes Birası içen İngiliz’i gördüğümde düşüp bayılacağımı sanmıştım ki, üzerinden bakışlarımı çekmeme sebep Ester’ın menüyü getirmeden önce bana ikram ettiği limonlu su oldu. Dünyanın öbür ucunda bir yabancının Efes içiyor olması beni çok gururlandırmıştı. Menüye aceleyle göz attım: Beyaz peynir, zeytin, domates, yoğurttan oluşan Türk kahvaltısı, soğuk ve sıcak mezeler: Haydari, Humus, Kısır, Patlıcan ezme, Zeytinyağlı dolma, Çoban Salatası, Kadınbudu Köfte, Sigara Böreği, Soslu kızartma, kalamar-midye tava ana yemek olarak güveç,kuzu-tavuk kebap, köfte, balık, sandöviç ve dürüm çeşitleri, ekmek arası balık, beyaz peynirli omlet ve dahası… Büyük Buda’ya uzanan yolda Allah beni Türk işi cennete düşürmüştü… İçecekler arasında Türk çayı ve Türk kahvesi, Rakı, Türk şarabı vardı. Tatlı olarak sütlaç ve Türk lokumu… Hong Kong’ta kıtlık çeken midem daha ne isteyebilirdi ki?
İnsan acıktığında menüde ki tüm yemekleri yiyebileceğini sanıyor: Ben de küçük midemin kapasitesinden fazla bir sipariş verdim. İçimdeki araştırma isteği, gururumu okşayan milliyetçiliğimle bütünleşince yan masada oturan iki İngiliz vatandaşının yanına gidip “Merhaba” diyerek oturmak yapmak zorunda olduğum bir davranıştı. Türkiye’de olsam hiç yapmayacağım bir davranış olsa da hiç tanımadığım kişilerin masasına oturmak! Ancak yurt dışında insan tuhaf bir biçimde duygusallaşıyor. Sadece onlara: “Biliyor musunuz ben Türküm! Dünyanın öbür ucundaki memleketimin yemeklerini yiyorsunuz, şarabımızı içiyorsunuz…” Demek istiyordum. Nigel ve Peter, oldukça samimi ve gülen bir yüzle masalarına oturabileceğimi söylediler. Kendimi tanıttım ve onlara bazı sorular sormak istediğimi söyledim.
Peter ve Nigel 20 yıllık arkadaşlarmış ve sık sık Bahçe Restorana geliyorlarmış. Peter 16 yıldır, Nigel ise 5 yıldır Lantau’da yaşıyormuş. Bu adanın farklı olduğunu ve Hong Kong’un merkezinde yaşayamayacaklarını söylüyorlar. Nigel 5 yıldır burada yaşamasına rağmen Peter’ın aksine biraz Kantonca konuşabiliyor. Başta Humus ve Haydari olmak üzere Türk mezelerine bayıldıklarını söylediler. Yemeğim gelene dek yaptığımız kısa sohbeti Bahçe’nin sahibiyle yaptığım konuşmam bölecekti. Ancak sohbet esnasında yediğim dürüm, kızartma ve mezeler müthişti. Yemeğin üzerine de köpüklü bir Türk kahvesi içtim. Hımm damak tadım bayram etmişti. Dünyanın öbür ucunda memleketimi soluduğum bir bahçe bulmuşum yiyip, içip ayrılmak olmazdı. Ben de Bahçe’nin sahibi Sertuğ Günal’a uzun bir sorgulama yapacak ve Büyük Buda’ya giden bir çok otobüsü kaçıracaktım.
Sertuğ Günal 1973 Sinop doğumlu. Beşiktaş Anadolu Lisesi ve Marmara Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Bölümü’nü bitirmiş. 1992 Yılında staj yapmak için başladığı Türk Hava Yolları uçucu personellik görevinden 8 sene çalıştıktan sonra istifa etmiş ve bir sırt çantası ile İran sınırından çıkış yapmış… Hikayesini anlatırken uzaklara dalıp gidiyordu, anlattıklarını adeta yaşıyor beni de hüzünlendiriyordu. Son derece içten konuşan, güzel bakan, dopdolu bir hayatla karşılaştığım için çok duygulanmıştım. Türkiye’nin en büyük şirketlerinden birinde, kariyerini bırakıp neden ayrıldığını merak ediyordum. İşinde severek çalıştığını ve üzülerek ayrıldığını ancak sırt çantası ile yollara düşüp bir bilinmeyene gitmenin, hayattan birkaç nefes izin alma ve değişik kültürleri tanıma duygusunun ağır bastığını söyledi. Kara yoluyla 2000 senesinin kasım ayında başlayan bu yolculuğu sırasında sırayla İran, Pakistan, Hindistan, Burma(Myanmar), Laos, Kamboçya, Tayland, Vietnam, Hong Kong, New York’ta çalışmış, gezmiş, hayat okulunda pişmiş. Yolculuğun Hindistan kısmı onda çok büyük etkiler bırakmış. Tüm bu gezi sırasında daha önce İstanbul’da tanışmış olduğu ve 2 yıl Türkiye’de İngilizce öğretmenliği yapmış olan Kanadalı arkadaşı ve onun İngiliz ve Hong Kong vatandaşı olan kız arkadaşıyla internette yazışıyormuş. Sertuğ’u Hong Kong’a davet etmişler ve geldikten sonra bu ülkede kalmış. Kız arkadaşının babasının maddi desteğiyle dört kişilik bir ekiple Anadolu Limited adlı şirketi kurmuşlar. Jason Hemsted, Tara Shah ve Arun Shah’ın Türk yemek ve kültürüne olan ilgisi Sertuğ’un kararını ve işini kolaylaştırmış. Para kazanmak amacından çok hepsi için hobi olan aile-arkadaş ilişkili bir şirket olmuş kurdukları. Bahçe’nin dekorasyon ve menü planlamasını Jason Hemsted yapmış. 2003 yılının nisan ayında çalışma iznini alarak Bahçe’yi açmışlar. Bir kez daha anladığım dostlukların aslında ne kadar önemli olduğu ve insanın hayatını nasıl etkiledikleri. Birkaç yıllığına ülkemizde konuk ettiğimiz iki öğretmen arkadaş, bu iş konusunda Sertuğ’a güvenmiş, maddi ve manevi olarak destek olmuşlardı. Evrensel barışın sırrı kurulan dostluklarda gizliydi belkide.
Ben en çok Bahçe’nin müşteri profilini merak ediyordum. Hong Konglular’ın Türk yemeklerini çok beğendiklerini öğrenince mutlu oluyordum. Restoranın % 60 yabancı, % 40 lokal müşteri potansiyeli varmış. Hong Kong vatandaşlarının dünya mutfaklarından örnekler tadanları tüm yemekleri çok seviyorlarmış ama fazla maceracı olmayan yerel müşterileri soğuk mezelerimize alışamamışlar. Bahçe’ye özellikle hafta sonu Türk yemeklerini yemek için düzenli olarak gelen müşterileri varmış. Özellikle Humus, Zeytinyağlı dolma, Sigara böreği, Kuzu şiş ve Kuzu güveç çok ilgi görüyormuş. Tabii yemek üzerine içilen Türk kahvesini de unutmamak lazım! Yemeklerde kullanılan ve servis edilen yoğurdu kendileri yapıyorlarmış.Sertuğ tüm bunları anlattıkça dinlemekten keyif almanın dışında tüm milliyetçi duygularım kabardı. İnsanların inanarak hatta isteyerek neler başarabileceklerini gözlerimle görmüştüm. Böylesi büyük bir ülkede çalışma izni almak, insanların bilmediği bir kültürün yemeklerini yaparak ve tüm dünyanın yediği Çin mutfağına rakip olmak çok cesaret isteyen bir davranış olmalıydı.
Yemek konusunda problemli bir insan olarak Bahçe’nin menüsündeki ham maddelerin nereden geldiğini merak ediyorum. Hong Kong’ta yabancı mutfakları temsil eden bir çok restoran olduğu için çok geniş bir toptancı gıda ithalat sektörü varmış. Ancak duymaktan hoşlanmadığım bir gerçek var ki, Türkiye’den Hong Kong’a gelen fazla bir ürün yokmuş. (İlgili kişilere duyrulur!) Kullandığı etler Brezilya, Avustralya ve Yeni Zellanda’dan peynir ve sarma için yaprak Yunanistan’dan, Tahin ve kuskus Lübnan’dan, sebzeler Çin’den, dereotu ve kırmızı soğan gibi bazı sebzeler Avrupa’dan, zeytin ve zeytinyağı ise İtalya’dan geliyormuş. Dünya karması gibi oldu her yerden bir şey geliyor ama ya Türkiye’den? Had safhaya ulaşmış olan şövanistliğim ısrarla soruyor! Efes birasını Hong Kong’a ilk getiren Sertuğ olmuş. Çokta iyi satıyormuş, satmasa da kendi içiyormuş… Gülüyoruz! Biber salçası, dolmalık biber, karnıyarık için patlıcan, Türk zeytini, taze balık(özellikle lüfer ve hamsi), nar ekşisi Sertuğ’un eksikliğini hissettiği gıdalar. İçimi kemiriyordu düşünceler şimdi bir paket ay çekirdeği olsaydı şurada konuşurken çitletseydik diyorum elimi barın üzerindeki kitaplara atıyorum karşımda masmavi İstanbul boğazı, ah bu çocuk şu kitaplardaki resimleri görünce ne kadar hüzünleniyordur diyorum. Karşılıklı olarak dalıp gidiyoruz sessizliğe. “İlerisi…” diyorum sesli düşünerek “Ne olacak bu gurbetlik?” İlla yüreğinin derinlerini merak edeceğim! Bahçe’yi kurduğu tarihlerde tanıştığı Fransız kız arkadaşıyla iki yıldır devam eden mutlu beraberliğine 6 ay sonra sahip olacağı bir bebekle devam etmeyi düşünüyormuş. Kız arkadaşıyla beraber Yeni Zellanda’da çiftçilik, Tayland’da balıkçılık, Fransa’da şarapçılık, Türkiye’de pansiyonculuk fikirlerinin hiçbiri uzak gelmiyormuş Sertuğ’a. Tüm bu fikirlere rağmen Hong Kong’taki hayatlarının çok rahat olduğunu ve en az 3 yıl daha orada kalacaklarını ekliyor. Bu süre içerisinde de Türk Mutfağı’nın birkaç değişik yönünü daha sunmak ve Hong Kong’ta ilgi göreceğinden emin olduğu bazı Türk ürünlerini de Hong Kong’a getirip Anadolu Limited’in ticaret sahasında da önünü açmak istiyormuş. İleride ki hedeflerini oluşturmaya çalıştığı ailesinin istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda olacakmış.
Bahçe, Hong Kong’ta ki tek kapsamlı ve otantik Türk restoranı. Gelen Türk müşterilerinin bahsettiğine göre Hong Kong Adası’nda bir dönerci ve dünya mutfaklarından örnekler sunan lüks bir Türk restoranı varmış. Bahçe’nin şu anda çok başarılı olduğunu ve devamlı değişiklikler yaptıklarını söyledikten sonra barın gerisinde çalışan Ester’in ne yaptığını kavramaya çalışıyorum. Sertuğ’un önceden hazırladığı dolma içlerini yapraklara dolduruyordu. Önce Ester’in dolma yaptığını zannederek kendimden utanıyorum ama sonra sadece doldurduğunu, henüz pişiremediğini öğrenince rahatlıyorum. Ardından Sertuğ burada eleman bulmanın çok zor olduğundan bahsediyor. 1.5 yıldır kendisiyle çalışan Hintli, Filipinli ve İngiliz vatandaşlarından oluşan 5 kişilik çekirdek bir kadrosunun olduğunu ve ince eleyip sık dokuduğu için 6 aydan beridir ihtiyacı olan 2 kişilik kadro açığını dolduramadığından bahsediyor. Öncelikle güler yüzlü sonrasında yetenekli eleman bulmanın zor olduğunu söylüyor.
Dönüp dolaşıp yemek sorununa değiniyorum ama herkes benim gibi dertli değil ki, Sertuğ her şeyi yiyormuş ancak kibarlık yaparak bunun sebebini çok gezmek olarak açıklıyor. Ancak yine de Kanton mutfağı bu güne kadar gördüğü mutfaklar açısından damak tadına en ters olanıymış. Bunu duyduğumda geriye yaslanıp sessiz bir oh! Çekiyorum. Sevdiği Çin yemeklerinin hemen hemen hepsini pişirebildiğini söylediğinde birkaç yemek tarifi almak istiyorum. Evde dener belki zorlarsam kendimi alışırım diye hem gelen misafirlere de pişirip hava atardım Çin yemeği pişiriyorum diye ama Sertuğ’u öyle soru yağmuruna tutmuştum ki, artık son sorumu da sorup veda etme zamanımın geldiğini düşününce vazgeçiyorum. Türk mutfağı ve Hong Kong mutfağı birbirine çok uzakmış. En büyük fark ise Türk yemeklerini uzun sürede hazırlarken Kanton mutfağındaki yemeklerin en fazla 10 dakikada pişen yemeklerden oluşmasıymış! Evet ben ameliyatla bu midemi değiştirip Kanton mutfağı yemeğe başlamalıyım. Her yemek en fazla 10 dakika sonra sofrada olacak, ne kolay tam benlik!
Bahçe Restoran’da son derece keyifli vakit geçirdikten sonra Büyük Buda’ya giden son otobüse yetişiyorum. 30 Dakika süren otobüs yolculuğunun son 15 dakikasında dağların tepesine kurulmuş dev Buda heykelini görüyorsunuz. Dar dağ yollarında ilerlerken Buda’nın üzerinde yön değiştiren güneş ışınlarını izliyor böyle bir ülkede yapılan bir heykelin devasa boyutta olmasının artık enteresan olmadığına karar veriyorum. İnançlarım ve dinim oradaki insanlardan farklı da olsa dağların arasında yemyeşil bir ormanın ortasındaki bir tepeye kurulmuş bu bronz heykelin gölgesinde kendimi huzurlu hissediyorum. Dönüş yolunda uyukladıktan sonra tekrar Bahçe Restorana uğrayıp Sertuğ ve Ester’a veda ediyorum. Sertuğ kapıya çıkarak beni geçiriyor. Tuhaf bir hüzün karartıyor yüzünü; sanki gözleri buğulanıyor. Selam yollamak istiyor boğazdaki iyot kokusuna, Eminönü’nde ki balık-ekmek çığlıklarına ve kim bilir belki daha başka kimlere, nerelere… Bir balık kadını olarak yüreğim zor dayanıyor onun uzaklara duyduğu hasreti resmeden yüzüne karşı. Arkama dönüp kuvvetlice el sallıyorum Türk Bahçe’sine. Star Ferry’e adım atarken hayatı sorguluyorum. Her birimize nasıl ayrı nasıl özgün birer kader yazıldığını. Ve her birimizin gönül bahçesine ektiklerinin diğerimizden farklı olduğunu…
ARAMA KELİMELERİ
BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ HONG KONG
BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ LANTAU
BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ BIG BUDDHA
BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ BAHCE TURKISH CUISINE
BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ LANTAU ADASI
BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ HONG KONG’TA TÜRK RESTORANI
BUDA’NIN ETEKLERİNDE Kİ TÜRK BAHÇE ’Sİ UZAKDOĞU’DA TÜRK RESTORANLARI

