PASİFİK’İ HEDEFLEYEN ANATOLIA MUCİZESİ

Singapur’un nemli havasında boğulmamak için sık sık kendimi attığım alışveriş merkezlerinden biri olan Far East Plaza’da Singapur’da açılmış olan ilk Türk Restoranı Anatolia karşıma çıktı. Diğer fast food restoranlarından ayrılan yanı bir ucundaki döner tezgâhı diğer ucunda kalbimi can damarından vuran dövme Maraş dondurması oldu. Cuma Usta’nın çıngıraklara vurup çekik gözlü müşterilerine külah oyunları yaptığını izlerken, kendimi gözümde tüten memleketimin sokaklarında buldum. Otantik kıyafet giymiş, başında fesi, dondurmasını karıştıran Cuma, Türk insanının içtenliğini gülümsemesinde yansıtırken her gurbetçi gibi Türkçe verilen selamın ardından hüzünlü bir bakış fırlatıyordu.

Anatolia’nın iç mekân tasarımında gazetelikteki turizm broşürleri, Skylife dergisi dışında otantik bir şeyler yoktu. Restoranda tavuk ve et döner, şiş, Adana ve Urfa kebap, güveç, mercimek çorbası, sebzeli pilav, salata barında patlıcan salatası, sarımsaklı yoğurt, humus, kısır, barbunya, zeytinyağlı fasulye, içecek olarak ayran, Türk çayı, Türk Kahvesi bulunuyordu. Tabii beni derinden etkileyen hakiki dövme Maraş dondurması aklımı başımdan almıştı. Dünyanın her yerinde Türk döneri bulabilirdim ama gerçek bir Maraş dondurmasını bulamazdım… Sade, çikolatalı, Antep fıstıklı: Muhteşem bir buluşmaydı benim için… İstanbul’a Kahramanmaraş’tan dondurma getirtecek kadar damak zevkine düşkün biri olan benim için Pasifik’in derinliklerinde bulabileceğim inciden daha kıymetliydi.

Anatolia’nın, Anadolu’nun bağrından kopup gelen elemanlarıyla sohbete başlamadan restoranın 28 yaşındaki işletmecisi Uğur Bayhan ile tanıştım. 9 Yıl önce Singapur’a gezmeye gelip ülkeye restoran açma kararı alan 2 ortağın, Hızır Güngör ve İsmail Cem Çıtak’ın, iş teklifi üzerine 6 yıl önce Singapur’a gelmiş. İstanbul doğumlu Uğur Bey uluslararası ilişkiler okumasına rağmen genç yaşının etkisiyle iş teklifini kabul etmiş. Modern, temiz ,sakin bir ülke olması sebebiyle Singapur’a geldikten sonra kalmaya karar vermiş. Geçen zaman Uğur Bey’in Singapur’a olan bağını kuvvetlendirecek değişimler sunmuş. Türk elçiliğinde çalışan kız kardeşi vasıtasıyla bir arkadaş ortamında Uğur Bey’in karşısına çıkan Singapurlu bayan 4 yıl önce hayat arkadaşı olmuş! 3 Yaşında bir kızı olan Uğur Bey, eşi sayesinde Singapur yemeklerine de alışmış. Türk mutfağı ile farkını daha soslu, baharatı bol ve daha acı olarak belirtiyor. Herkesin Singapur yemeklerinden yiyemeyeceğini söylediğinde kendi adıma mutlu oluyorum… Eşinin Türk yemeklerini pişirdiğini söylerken: “Dolma bile yapıyor!” demesi derin bir iç çekmeme sebep oluyor! İstanbul’un karmaşasını hayal ettiğinde Singapur’un çok monoton olduğunu söylüyor ve benim gibi aşırı sıcaktan şikâyet ediyor. 4–5 Ayda bir gittiği İstanbul’a dair en çok rüzgârı, soğuk kış havasını ve kahvaltılıklarımızı özlediğini söylüyor. Zeytin, peynir… Getiren olmazsa canının çektiği, bulamadığı…

Anatolia’nın müşteri profilini Singapur’da yaşayan Türk ve yabancılar ile yerel halk oluşturuyormuş. Halal(Helal) Sertifikası almış bir restoran olması sebebiyle yerel halk tarafından ilgi gördüğünü düşünüyorum. Hükümet yetkilileri tarafından yapılan mutfak kontrolünden sonra helal sertifikası verilmiş bu nedenle de restoranda alkollü içecekler bulunmuyor. En çok talep edilen yemekler İskender, lahmacun ve tabii ki dondurma! Salataların ise kendi mutfaklarından çok farklı olduğu için ilgi gördüğünü söylüyor. Sabah 08.00 ile akşam 23.00 arası hizmet veren Anatolia’nın kullandığı etler Avustralya’dan geliyormuş. Çay, Türk kahvesi, dondurmanın içeriği olan salep ve diğer malzemeler Türkiye’den ithal ediliyormuş. Anatolia’nın sahibi olduğu fabrika’da etler açılıyor, soslanıyor, salatalar yapılıyor ardından restorana yollanıyormuş. Restoranda ki ustaların hepsi Türk olmakla birlikte, döneci, fırıncı (Lahmacun, pide ustası), dondurmacının farklı kişiler olduğunu ve 6 ustanın uzman olduğu işi yaptığını söylüyor. Garson ve kasiyer ise Singapurluymuş. Restoran aynı zamanda catering hizmeti de veriyormuş. Yerel firmaların düzenlediği yemekler, elçiliklerin organizasyonları ve özel davetlerde döner ile dondurma hizmeti veriyorlarmış. Türk elçiliği’nin her yıl düzenlediği Cumhuriyet Balosu, Kızılhaç’ın organizasyonları ve yardım kampanyalarına Türk döneri ve Maraş dondurmasıyla sadece Anatolia katılıyormuş. Geçtiğimiz günlerde Endonezya Cumhurbaşkanlığı’ndan Cumhuriyet Bayramları için Maraş dondurması davet almış. İki Hafta içerisinde bir usta ve dondurma makinesi Endonezya’ya yollanacakmış. Uğur Bey anlattıkça göğsüm kabardı doğrusu. Özel günlerde Singapur’da yaşayan 150 Türk’ün neler yaptığını soruyorum. 29 Ekimde elçiliğin düzenlediği Cumhuriyet Balosu’na, 10 Kasımda elçilikte düzenlenen Atatürk’ü anma merasimine katıldıklarını, dini bayramlarda herkesin Elçi Bey’in evine bayramlaşmaya gittiklerini anlatıyor.

Anatolia’da çalışan ustaların hayat öykülerini merak ediyorum. İş başında olan restoranın döner ustası Osman Bey, 45 yaşında, Trabzonlu. Dört yıl önce teklif üzerine geldiği Singapur’da memleket özlemi çektiğini söylüyor. En çok neyi özlediğini soruyorum düşünmeden cevaplıyor: Hamsi… “Burada çok çeşit balık var ama hamsi yok!” diyor gözlerinin dalgın mavisi… “Ustam, nereye kadar bu gurbetlik?” diyorum. Cevap veremiyor, sadece -kim bilir- der gibi boynunu büküyor. 40 Yaşındaki fırıncı Hüseyin Usta, 5 yıl önce ekonomik kriz sebebiyle İstanbul’daki dükkânını kapatmış. Tesadüf eseri Hızır Beyle tanışıp iş teklifi alınca enflasyon canavarına sırtını dönüp gelmiş. Singapur’u çok seviyormuş, İstanbul’da yaşamanın zorluğundan şikâyetçi ama aslen Giresunlu olmasına rağmen: “Ben Üsküdarlıyım!” diyip duruyor… Anatolia’nın en renkli siması dondurma ustası Cuma. Henüz 24 yaşında, Maraşlı. Singapur’a gelişinin bir mucize olduğunu söylüyor. 3 Yıl önce bir akrabasının Anatolia’nın sahibinin arkadaşı olması sebebiyle Singapur’a gelmiş. Patronunu ilk defa Singapur’da görmüş. İş teklifi gündeme geldiğinde haritada Singapur’u aramış, göremeyince birkaç arkadaşına sormuş. Latin Amerika ülkesi demiş arkadaşları. Cuma’da ardında ailesini bırakarak 21 yaşında Latin Amerika ülkesi zannettiği Singapur’a ayak basmış. Yılda bir defa 1 aylığına gittiği ailesini ne kadar özlediğini kendine saklıyor ama yüzünden eksik etmediği gülücüğü alıp başını giden bakışlarını örtemiyor. Hayatın Türkiye’ye nazaran daha kolay ve daha güvenli olduğunu söylüyor. “Cuma, ne zamana kadar Singapur?” diyorum gülüyor. Arkadaşlık ettiği Singapurluların olduğunu belki de evlenip burada kalabileceğini söylüyor. Cuma’nın başında kavak yelleri, üzerinde buram buram memleket kokan kıyafeti… Dondurma makinesinin başında bana poz veriyor. Karşılıklı gülüşüyoruz.

Anatolia’nın Singapur’a ayak basan her turistin en az bir defa gittiği Clarke’de DMado isimli bir de tatlı ve dondurma şubesi varmış. Clarke’de restorasyon çalışması olması nedeniyle kapalı olan mekanı göremediğim için kendi kendime vahlanıyorum. Sütlaç, tavukgöğsü, Türk Lokumu, Muhallebi mönüsünde göz gezdirip şöyle tavukgöğsü üzeri dövme dondurma yiyememenin acısını çekiyorum. Ancak Uğur Bey, tüm Pasifik’te Anatolia ve DMado (Dövme Maraş Dondurması) ve Topkapı Restoran’ın isim hakkını aldıklarını, 2006 yılında ilk restoran ve cafe zincirini Malezya’da açacaklarını ardından Avustralya, Endonezya ve Singapur’da China Town(Çin Mahallesi), Bugist Village (Alışverişin yoğun yapılabildiği turistik bölge) ve Clarke’ de yeni şubeler açarak restoran sayısını arttıracaklarını belirtiyor. Topkapı Restoran, a la card restoran olarak şu anki restoran konseptinden farklı olarak açılacakmış. Hedefleri tüm Pasifik’e yayılmak… Uğur Bey, tüm Pasifik dediğinde bütün tüylerim diken diken oluyor! Bir Türk dünyaya bedel! Lafı bu günler için söylenmişti beklide… Anadolu’nun merkezinde keşfedilen bir çeşit dondurma, milli simgemiz haline gelen et dönerimiz kıtalara sığmamıştı, yolları, denizleri aşmıştı belki de bir gün tüm Pasifik’e yayılacaktı… Her şey bir hayal değil miydi en başta? Bir umut nedeniyle yollara düşmez miydi bedenler! Yeni bir hayat arayışı, belki yeni düşler umuduyla belki de yorgun düşen kanatların burukluğuyla yeni bir mücadele istemişti ruhlar. Dere tepe düz gidilmiyordu artık bu çağda uzaklara. Bir uçak bileti bizi bambaşka kültürlere, yepyeni hayatlara taşıyordu. Yaşanılan her şeye rağmen en önemlisi kim olduğumuzu unutmamaktı. Tüm balıkları yiyebiliyorken hamsiyi özlemekti, herkesin denize koştuğu sıcak yaz havasında Boğaz’ın keskin soğuğunu hayal etmek… Belki memleketten gelen tanımadığın birinin sıcak merhabasını duymak, içten bir gülümsemeyi kısa günün karı olarak nitelendirmek, akşam başını yatağına koyduğunda 10 milyon kişilik bir ülkede yaşayan 150 kişiden biri olduğunu düşünürken geçen sıradan günün ortasında 151. kişinin gelip: “ Ustam, kolay gelsin!” diyişini anımsamak…

Herkesin bir öyküsü vardı hayatta; inişli çıkışlı. Kimimiz bilerek atılırdık yaşam mücadelesine kimimiz Cuma gibi bilmeden… Ben ailemden kilometrelerce uzakta geçirdiğim birkaç günde hasret gözyaşları dökmeye her an hazırken 6 Türk ustası, Anadolu’dan kalkıp Pasifik’in kıyısında eşlerine, çocuklarına, ana-babalarına uzakta yaşam savaşı veriyorlardı. Her şey biraz daha iyi yaşam için değil miydi hepimiz için burada ya da orada? Hepimiz her an bir şeylere özlem duymuyor muyduk? Ve insanoğlu olarak hiç yetinmiyorduk! Bu günde karnımı ülkemin enfes yemekleriyle doyurmuştum fazladan gerçek Maraş dondurması bile yemiştim ama yine ailemi, memleketimi ama en çokta evimi özlemiştim… Anatolia personeline sırtımı dönmeden önce tezgâhın arkasına: “Ustam, kolay gelsin!” diye haykırıyordum. Birkaç adım sonra Anadolu’nun salep kokusunun tüm Pasifik’e yayıldığını hayal etmiştim… Burnumda tüterken o eşsiz koku, boğazımda ki düğümleri çözmekte zorlanıyordum…

 

 

Leave a Reply