ZAMANIN ARASINA SIKIŞMIŞ KENT YENİ DELHİ

Baharatlı yemekleri, rengârenk giysileri, incik boncuk dolu örtüleri, efsanevi Hint fakirleri ve dünyanın 7 harikasından birini barındıran coğrafyası ile tam bir sürprizler ülkesi Hindistan, modern kent insanını şaşırtıyor…

Çocukluğumuzun tek kanallı televizyonunda izlemeye alışkın olduğumuz Hint filmleri, kendine özgü dansları ve kıyafetleriyle hepimizin ilgisini çekmeyi başarmış olsa gerek ki Avare Mu şarkısını bilmeyen yetişkin yoktur… Bizim televizyonumuz tek kanaldan dijital TV yayını platformlarına dönüşedursun Yeni Delhi de yaşam eski zamanda sıkışıp kalmış.Yolculuğa başlarken egzotik coğrafyaya küçüklüğümüzden kalan hayranlığa rağmen merak duygusu ağır basıyordu. Vardığımız otel lüks döşenmesinin yanı sıra lobisinin kubbeli tavanındaki otantik işlemeleriyle bizi büyülüyor, havanın sıcağına ve şehirdeki ağır kokuya rağmen bir an önce Yeni Delhi’ye karışmak ve belki de çocukluk filmlerinde ki karelere dokunmak istiyordum. Otelin önünde her gün bizleri karşılayacak olan kırmızı üzerine altın sırmalı kıyafetler giyen başı sarıklı 2 Hintli, taksi bulmamıza yardım ediyor nazikçe kapıları açıp kapıyorlardı. Otel kapısının yanında duran pirinç kakmalı kocaman, ağzı kilitli sandığı gördüğümde o sandıkta nelerin gizli olduğunu merak ediyordum. Özellikle de hemen yanında nöbet tutan, eli tüfekli 2 askeri görünce. Merakım birkaç gün boyunca devam edecek ve sonrasında sırmalı kapı görevlisine sandığın ne olduğunu soracaktım. Hayalim mihraceye ait bir hazine sandığı ve korumalarının orada olduğu ve önünde durup fotoğraf çektirmeme izin verip vermeyecekleri… Sarıklı kapı görevlisi soruma: ‘Çöp kutusu…’ diye cevap verdiğinde adeta yıkılıyorum ve bir çöp kutusunun neden b ö y l e süslemeli ve ağzında asma kilitli olduğuna hele yanı başında silahlı 2 nöbetçi oluşuna anlam veremiyorum. Ancak Hindistan sürprizler ülkesiydi. Burada görüp anlam veremeyeceğim çok şeyin olacağından habersizdim. Kendimi sokaklara atıp etrafı incelemeye başladığımda gözüme çarpan ilk şey yollara paralel uzanan karanlık duvarlar oldu. Yerden yukarı yaklaşık bir metreye kadar kararmış duvarlar… Duvarların değişen renginin sebebini duvar önünü tuvalet olarak kullanan insanları gördüğümde anlıyorum. Şehirdeki ağır kokunun sebebinin sadece yoğun baharat kullanımından kaynaklanmadığı belli oluyordu. İçimdeki alışveriş canavarı ortaya çıkmak için fırsat kolladığından ilk olarak Jan Path dedikleri pazara gidiyorum. Bir sokak dolusu örtüyü gördüğümde hayatımı Hindistan’dan önce ve Hindistan’dan sonra olmak üzere ikiye ayırıyorum. Oraya gidene dek sadelikten yana olan giyim tarzım bir anda değişiyor sevdiğim pastel renkler kendini allara morlara bürüyor, her tarafım incik boncuk doluyor. Etrafıma üşüşen Hintliler’in hepsi bana örtü satmaya çalışıyor, hepsinin ezberlediği “Madam, good price for you!” “Bayan, size iyi fiyat!” cümlesi kulaklarımda çınlıyor. İlk gün torba torba boncuklu örtüler, koltuk şalları, kırlentler alıyorum. Ve 3 gün sonra aynı kadınlara ödediğim paranın beşte biri daha az ödeyerek alışveriş yapabileceğimi henüz bilmiyorum… Pazarda küçük çocuklar görüyorum pis yerlere çıplak kara ayaklarıyla basan… Üstelik hepsinin belden aşağısı giysisiz! Arka arkaya gördüğüm manzaralara şaşırıyorum. Sürekli gülümseyip peşimden gelen çocuğun resmini çekmek istediğimde annesi yanına çömelip poz veriyor ama kız çocuğunun çıplak bedenini sârisiyle örtmeyi düşünmüyor… Ertesi gün para ödeyerek girilen ama malları Jan Path’tan daha kaliteli olan Dillihat pazarına gidiyorum. Her şey Türkiye’ye kıyasla öyle ucuz ki! Tabii sıkı bir pazarlık etmek gerekiyor. Birkaç gün içinde pazarlık taktiğini öğreniyorum. Ve ilk gün beni kandırıp sattıkları fiyatların çok altında alışverişler yapıyorum. En önemli taktik ürünü beğenmemiş gibi yapmak hatta fırlatıp arkamı dönerek gitmek. Satıcı kadınlar peşimden koşup almam için fiyatı indirdikçe indiriyorlar. Tabii bu taktik mağazalar için geçerli değil. Sokak pazarı için keşfettiğim yöntem. Mağazalar çok indirim yapmıyor. Her şeye rağmen Delhi’deki Hint malları Türkiye’nin onda bir fiyatına satılıyor. Ben günlerce çarşı pazar gezip akşama doğru elimde paketlerle otelin önünde taksiden iniyorum. Sarıklı kapı görevlileri kapıyı açıp: ‘Tac Mahal?’ diye soruyor. Ben koltuğun üzerinden poşetleri aldığımda gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakıp ‘Ugh shopping!& Aaa alışveriş!’ diyorlar. Buraya kadar gelip Tac Mahal’e gitmemek olur mu? Adet yerini bulsun diye dünyanın 7. harikasını görmeyi sona bırakıyorum. Günlerce turist haritasını inceleyip yeni pazarlar keşfetmeye çalışıyorum. Jan Path’da aynalı yatak örtüsü alırken esnaf Ahmet’i tanıyıp tanımadığımı soruyor. ‘Hangi Ahmet?’ diyorum. ‘Ankara’dan geliyor, benden örtü alıyor. Tanımıyor musun?’ dediğinde burada yaşamın zamanın bir yerinde sıkışmasının yanı sıra küçük bir coğrafya ile sınırlanmış olduğunu düşünüyorum.

Yol kenarlarında hep duyduğumuz ama nasıl olur bilmediğimiz Hint fakirlerini görüyorum. Yarı çıplak, eski örtülere sarılmış pejmürde bir yaşamın içerisindeler. Kimi kaldırımda boylu boyunca uzanmış uyuyor, kimileri toplaşmış sohbet ediyorlar. Etraftaki ağaçlardan hışırtılar geliyor. Daldan dala atlayan maymunları görüyorum. Burası enteresan bir ülke. Bir yanda çöp kutusuna asma kilit takıp hazine sandığı gibi süslüyorlar bir yanda kaldırım kenarlarında bezden ev kurup yatıyorlar. Şehir içinde ulaşımı taksilerle ya da tuk tuk adı verilen Bangkok’ta da rastladığım küçük araçlarla sağlıyorlar. İstanbul’un trafiğine ve şoförlerine laf söyleyen herkesin Yeni Delhi’ye gitmesini öneriyorum. İngiliz sisteminin bu versiyonu başka nerede vardır diye düşünüyorsunuz. İşin komik yanı taksilerin dikiz aynası yok! ‘AAA Çarptıkkk!’diye bağırdığınız anda ya diğer aracı teğet geçiyorsunuz ya da ani bir frenle sarsıntı geçiriyorsunuz. Tabii bir süre sonra taksiye binmek yerine daha yavaş bir ulaşım olan tuk tuk tercih sebebiniz oluyor. Benim gibi başka turistler de bu gerilimi yaşarken Hintliler’in bu denli rahat olması insanı bir kez daha şaşırtıyor. Küçük çocukları ya da bebekleriyle motosikletlere binip kasksız, çoluk çocuk seyahat ediyorlar. Burada ki bütün bebeklerin gözlerine sürme çekilmiş olması da ayrı bir detay. Bir de her an karşınıza çıkabilecek olan dilencilervar. Dilenci deyip geçmemek lazım Jan Path’ta her gün gördüğüm yaşlı kadın para dilenmesine rağmen ayak tırnaklarına kırmızı oje sürmeyi ihmal etmemişti… Ahşap, pirinç, cam, incik-boncuk, örtü ne varsa topladıktan sonra dükkânın birinde otantik bir biblo daha alayım diyorum. Elim, elinde kılıç olan savaşçıya benzer bir bibloya gidiyor. Satıcıya: ‘Bu yöresel halk kahramanı ya da savaşçı mı?’ diye soruyorum. ‘O tanrı!’ diyor. Hemen elimden bırakıyorum tanrısını. Başka bir rafa uzanıyorum. Ağaç altında oturmuş bir çift, çiçekler böcekler havada aşk kokusu filan diye düşünürken satıcıya: ‘Bunlar sevgili mi?’ diye soruyorum. Yaşantımı değiştiriyorum ya feng shuiye uygunsa alıp aşk köşeme koyacağım. Satıcı: ‘Onlar tanrı!’ diye yanıtlıyor. Ben makul cevap alamamanın sıkıntısıyla: ‘ Yani sevgili mi?’ diyorum. Adam sinirleniyor:’ Onlar tanrı, tanrılar sevgili olmaz!’ diyor. Usulca heykeli yerine koyup dükkândan kaçıyorum. Bu ülke de her şey gibi dini itikatlar da garibime gidiyor. Günlerimi artık tarihi gezilerle doldurayım diyorum. 42 Metre yüksekliğinde ve 1.dünya savaşıyla 1919 da Afganlarla yapılan çatışmalarda ölen askerlerin adını taşıyan Hint kapısına geliyorum. Tarihi anıtın önünde ki parkta tef çalarak maymun oynatıyorlar. Maymunla fotoğraf çektiriyorum tef çalan adam benden para istiyor. Önceden söylemediği için vermek istemiyorum. Beni kovaladığında kendimi ilk taksiye atıp otelin yolunu tutuyorum. Yanımda götürdüğüm yemekler bitince aç kalıyorum zira Hint yemeklerinin ağır sos ve baharatları yüzünden sabaha dek kusmuş olmamı unutamıyorum. Tarihi kale, eski bedesten ve göl gezisinin ardından Tac Mahal’e yol alarak Yeni Delhi’ye veda etmek istiyorum. Tac Mahal’in uzun ve engebeli yolu, yolun ortasına besili bir ineğin canının isteyip kurulmasıyla eziyete dönüşüyor. Bütün turistler fotoğraf makinelerini kapıp bu anı görüntülüyorlar. İnek o yoldan kendi isteğiyle kalkıp gidene dek trafik duruyor. Çünkü inek bu ülkede kutsal hayvan ve dokunulmazlığı var… Tac Mahal, belki yol yorgunluğundan belki de ülkemizde görmeye alışkın olduğumuz görkemli eserler olduğundan gözüme dünyanın 7.harikası gibi gözükmüyor. Fotoğraf çekmemize müsaade etmemelerine bozuluyorum. Etkilendiğim tek şey dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edildiği hikâyesi oluyor. Ölümünün ardından 2 sene yas tutan hükümdarın, eşi anısına yaptırdığı bu türbenin 22 senede tamamlanması büyük aşka el emeğini karıştırarak anlamını yüceltiyor. Yeni Delhi dönüşüm valizlerimi kapatmak için valiz üzerinde tepinmem hatta orada giydiğim bir çift ayakkabımı ve kıyafetimi otelde bırakmama sebep oluyor. İçi dolu valizleri taşırken günler sonra yaşayacağım bel ağrımı düşünmüyorum. Döner dönmez salonumu mor renk esaslı tasarlıyorum. Her yeri boncuklu Hint örtüleriyle donatıyorum. Tabii günlerce orada açlık çekmiş olan midemi de leziz Türk yemekleriyle doldurmayı ihmal etmiyorum…

 

 

 

Leave a Reply