Orta Asya’nın dört yanı karayla çevrili ülkesi Kırgızistan’ın kuru soğuğunda yürümek benim için çok sıkıntılı. Kat kat giyinmiş olmama rağmen hala içim titriyor. Denizin olmadığı bir ülkede hatta deniz görmeyen bir şehirde yaşamak bile benim için kabullenilir bir şey olmadığından Bişkek gibi şehirlerde yaşayanların psikolojisini sorguluyorum. Zaten memlekete uzak düşmek kalbimi yoran bir durum bir de buralarda su birikintisi göremeyince iyice agresif olmam kaçınılmaz. Hassas midemin kendini Türki Cumhuriyette mutlu hissedeceğini zannederken yanılmışım. Artık yemek konusunda iyice karamsarım. Dünyanın neresinde olursam olayım ille de Türk mutfağı istiyorum. Kaldığım otelin resepsiyon görevlisine Türk Restoranı sorduğumda bana Antalya Restoran’ı tarif etti.
Soğuğa dayanıksız bedenim hızlı adımlarla ilerlerken damları çevreleyen sarkıtların altından yürümemeye dikkat ediyorum. Kırgızistan’ın İstanbul’da alışkın olmadığım kadar geniş ve boş yollarına sisli bir hava hakim. Kısa sürede karlı dalların arkasında beliren restoran tabelasını gördüğümde şaşırıyorum. Antalya Restoran tabelasını görmeyi umut ederken City Lux tabelasıyla karşı karşıyayım. Tarifin doğru olduğundan emin olmak için içeri girdim. Kapının ardından içeri girdiğimde otantik hiçbir şeyi göremediğim antreden restoran bölümüne açılan camlı kapıya doğru ilerledim. İçerisi Türkiye’deki şatafatlı düğün salonlarını andırıyordu. İsimliğinde Nazıra yazan Kırgız garson bana doğru yönelerek “Hoş geldiniz” dediğinde doğru adreste olduğumu anladım. Her ne kadar kökenlerimizin yaşadığı topraklarda da olsam Kırgızca’yı anlamak zordu. Karşımdaki bayan İstanbul lehçesine yakın bir aksanla Türkçe konuşuyordu. Bize özgü Türkçe’yi duyduğum anda Türkiye ile aramdaki bağ kurulmuş oluyordu. Bana gösterilen bir masaya oturup mönüye göz atıyorum. Kırmızı kaplı mönü İngilizce, Rusça’dan oluşsa da ezme, haydari gibi kelimeler Türkçe yer almakta. Mercimek ve ezogelin çorbası, menemen, ezme, cacık, haydari, patlıcan salatası, beyaz peynir, tüm kebap çeşitleri ayrıca karışık ızgaradan oluşan Osmanlı kebap, sigara böreği, döner sandviç, pide, dürümler, beyti, abuganiş bunların yanı sıra dünya mutfağında yer alan hamburger, pizza, soğuk sandviç, beef stragonof gibi yemeklerde mevcut. Tatlı olarak baklava, keşkül, künefe, kek çeşitleri, dondurma müşterilerin beğenisine sunuluyor.
Sabahları Türk kahvaltısı servisinin olması da memleket özlemi çekenler için ideal bir tercihti. İçecek olarak el yapımı ayran, demleme Türk çayı, Türk kahvesi ikram ediliyordu. İçime işleyen soğuğunda etkisiyle açlığımı kısa zamanda bastıracak bir şeyler sipariş ettim. Etrafı incelemeye vakit bulamadan masama genel müdür ve üzerinde iş üniformasıyla restoranın ustası geldi. “Hoş geldiniz” diyerek memleketlerinden gelen misafirle yarenlik etmeye başladılar. Kendilerine ilk sorum restoranın adıyla ilgili çelişkili ifade oldu. Restoranın 34 yaşındaki genel müdürü Veysi İmre, aslen Siirtliymiş. Bişkekten önce İstanbul’da yaşıyorken 9 yıl önce Türkmenistan’a giderek Türki Cumhuriyetler’e adım atmış. Esas mesleği otelcilik olan Veysi Bey, isim konusunu ayrıntılı olarak anlatması için beni yemekten sonra restoranın sahibi Habil Bey’le tanıştırıyor. Habil Bey 1968’de Almanya’ya Hannofer Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okumak için gitmiş. Okul bittiğinde ülkesine dönmemiş. Almanya’da karayollarını ayıran akustik ses yalıtımlı duvarların patenti kendisine aitmiş. Bu projesini karayollarına satmış. Almanya’da inşaat sektörü krizdeyken Alma Ata’ya yeğenini ziyarete gitmiş. İnşaat işi teklifi gelince kabul etmiş. O günlerde Alma Ata’da yemek yiyecek restoran bulamadığı için City Lux adında kendi restoranını açmış. Memleket yemeklerinden başka yemek yiyemeyecek kadar hassas midesi olan başka insanların yeryüzünde varolduğunu duyduğumda mutlu oldum. Habil Bey’in hikayesi de ayrıca hoşuma gitmişti: hassas damak tadına uygun restoran bulamayınca restoran açmak… Güzel bir lüks olsa gerek! İlk gece gelen müşteriler sabaha dek kalmışlar, sabah yeni müşteriler gelince Habil Bey, restoranın 24 saat açık olmasına karar vermiş. İnşaat sektöründe nakit para gelmediğinden restoran işine devam etmiş. 1998 Yılında Bişkek’e giderek Antalya Restoran’ı devir almış. Antalya Restoran’ın adını City Lux olarak adını değiştirerek 2. şubesini açmış. Hedefi bölgede ki tüm şehirlerde bir City Lux Restoran’ı açmak. Restoranın Antepli 2 ustası teklif üzerine Biri Antalya’dan diğeri İstanbul’dan gelerek bu restoranın çatısı altında buluşmuşlar. Merakla beni kapıda karşılayan garson Nazıra’yı soruyorum. Manas Üniversitesi’nde Tömer Dil Okulu’nda diğer garson arkadaşı Adela ile beraber Türkçe öğreniyormuş. Daha sonra Adela ile de tanıştım. Türkçe’yi konuşmasına rağmen utangaç yapısı gereği soru sormadıkça konuşmuyor. Sohbet ilerlerken restoranın içerisindeki hummalı hazırlık dikkatimi çekiyor. Özel bir gece olup olmadığını soruyorum. O gece Adalet Bakanlığı’ndan üst düzey yetkililerin geleceğini söylüyorlar. Sık sık restoranlarında bu tarz misafirleri ağırladıklarından bahsederken Alma Ata’da 1000 kişilik düğün salonu, 500 kişilik 3 katlı bilardo salonu-kafe sahibi olduklarını söyleyerek yakın vadede Pekin’de 1000 kişilik Türk restoranı açmayı planladıklarından bahsediyor Habil Bey. Pekin’de devasa bir Türk Restoranı açılmış olma hayali bile beni heyecanlandırıyor. Tüm dünyada Çin yemeği yenilirken kendi ülkesinde Türk mutfağının rekabet atılımı gururumu okşuyor.
Heyecanla restoranı gezmek istiyorum. Mekanın içkili ve içkisiz olarak 2 bölüme ayrıldığını öğreniyorum. Ayrıca Türkiye’de alışmadığımız bir tasarıma sahip bu restoranda 2 içkili 2 içkisiz olmak üzere 4 adet VIP bölüm mevcut. Büyük salonlarda ve VIP odaların duvarlarındaki LCD ekranlarda müzik klipleri dönüyor. İçki içilmeyen boş bölümün aksine içki içilen bölüm oldukça kalabalık. Ahşap bar köşesindeki sessizliğini korurken dikkatimi geniş salonun diğer ucundaki dans pistinin üzerinde tavanda asılı durup dönen gümüşi top dikkatimi çekiyor. Sabaha kadar canlı müzik ve şov programlarının oluşu Rus kültürünün bir parçası olmuş eğlencenin Türk restoranında da devam ettiğinin göstergesi. İmalathaneden bahsettiğimizde Habil Bey, hemen kapısız mutfaklarını gösteriyor.
Mutfağın kapısının olmamasını mutfağın şeffaf olarak müşterilerle paylaşılması olarak algılıyorum. Restoranın her yerinde fark edilen temizliği mutfakta da kendini gösteriyor. Mutfakta Kırgız bayanlar soğuk mezeleri hazırlarken objektifime yakalanıyor. Ocak başında Hüseyin usta kebapları ızgara yapıyorken, aşçı Sefer Usta mutfağın ortasındaki dev yemek tenceresinin başında pişen yemeği kontrol ediyor. En çok ilgi gören Türk yemeklerini kendisine soruyorum: Kırgız mutfağında da şişin yer alması sebebiyle kebaplar en çok rağbet edilen yemeklerdenmiş. Müşteri profilinin yüzde doksanını Kırgız halkı oluşturuyormuş. Kırgızlar başlangıç olarak çorba yerine salatayı tercih ediyorlarmış. Ardından ana yemek ve yanında içki ile meyve suyunu bir arada alıyor, yemek sonrası kahve içiyorlarmış. Temiz ve hareketli mutfaktan çıkarken yemeklerde ki ham maddeleri merak ediyorum. Et Kırgızistan’dan alınıyormuş. Türkiye’deki etten tadı farklı olduğundan ötürü eti marine ederek Türkiye’deki lezzetine kavuşturuluyormuş. Diğer maddeler oradaki Türk firmalarından temin ediliyormuş. Bulamadıkları maddeleri Türkiye’den getiriyorlarmış. 24 Saat açık olan bu restoranın en takdir ettiğim yanı mönüde yazan her şeyin 24 saat taze olarak hazır olması.
Bir Türk’ün dünyaya bedel olduğu söylevinin ne denli doğru olduğunu yurt dışına çıktığımda daha iyi anlıyorum. Yemek yiyecek yer bulamayınca restoran açan kişi olsa olsa hemşerimdir. Ve vizyonu geniş memleketlim tüm dünyaya hakim Çin mutfağına kafa tutacak kadar idealist olup Orta Asya’da restoran zinciri kurabilir.
Otelime dönüş yolunda yediklerim damağımda tatlı bir lezzet bırakmışken içtiğim demleme Türk çayı havanın dondurucu soğuğuna rağmen içimi ısıtıyor. Meydanda tüm Rus şehirlerinde 2.dünya savaşından sonra varolan ve hiç sönmeyen ateşin karşısında duraksıyorum.
Ateşin etrafında konuşlanmış sokak çocukları ve yerde kıvrılmış yatan evsiz adam yediğim eşsiz lezzetlerden mahrum bu fakir ülkede kendileri gibi muhtaç çok insan olduğunu hatırlattı. İçimi burkan bu fotoğraf karesi memleketten uzakta geçen bir günde bildik lezzetlerle doyurmuş olduğum karnımı ağrıtıyor. Tarih boyu bağımsızlıkları için isyanlarda bulunan Kırgız halkı kendi cumhuriyetlerini kurduktan sonra bile ihtilal yapmaktan çekinmemişlerdi. Lale Devrimi’nden sonra bu topraklarda değişenin ne olduğu konusunda şüpheciydim. Soğuyan havanın etkisiyle hızlı adımlarla ilerlerken Pekin’den Bişkek’e, Şangay’dan Alma Ata’ya bu coğrafyada geleneksel Türk mutfağının yayılarak daha çok insana ulaşacağını bilmek tek tesellim oluyor.
